Gitmeden önce Sait Faik’i okusaydım
Sait Faik’in Lüzumsuz Adam kitabını okuyorum. İlk baskısı 1948 yılında basılmış. Kitap kısa hikayelerden oluşuyor. İlk hikaye—kitaba ismini veren hikaye—Lüzümsüz Adam, İstanbul sokaklarında dolaşan ve gördüklerini anlatan bir adamın hikayesi. Bu kitabı almamın sebebi de bu başlık ve bu hikaye.
Bu kitabı aldığımda Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar kitabını okuyordum. Kitaptaki karakter ile aramda, zayıf da olsa, bir bağ görür gibiydim. Berlin’e taşındığımdan beri kişisel projelerim dışında bir iş yapmamamın, zamanımın hatırı sayılır bir kısmını okumaya ayırmamın kitaptaki karakterle benzeştiğini düşünüyordum. İşte sanki bu düşünceler Sait Faik’in Lüzumsuz Adam başlığıyla tekrar karşıma çıkmıştı. Sait Faik kendisine lüzumsuz sıfatını mı uygun görmüştü? Kitabı elime aldım, ilk cümleleri okudum.
Ben bir acayip oldum. Gözüm kimseyi görmüyor, kimsenin kapımı çalmasını istemiyorum. Dünyanın en sevimli insanları olan posta müvezzilerinin bile…
Hemen aklıma Monadizm geldi. Didik Didik Freud kitabında Serol Teber ve Şenol Ayla sayesinde tanıştığım kavram. Teber ve Ayla’nın Tevfik Fikret’e de yakıştırdığı, içine kapanıklık, dış dünya ile mesafeli olma ama aynı zamanda olup bitenden haberdar ve fikir sahibi olma durumu. Benim de kendime yakıştırdığım, daha iyi anlamaya çalıştığım bir durum.
Kitabı aldım. Fakat Berlin’e dönene kadar okumaya başlamadım.
İstanbul seyahatimiz son 3 kez yaptığımız kısa ziyaretlerden biraz daha uzundu. Berlin’e taşındığımızdan beri her İstanbul ziyaretimde hissettiğim hoşnutsuzluk bu kez daha yoğun ve daha uzun bir süre hissedip üzerine düşünecek, insanlara anlatarak kelimelere dökecek fırsatım oldu.
Daha önceki ziyaretlerimden farklı olarak bu kez yanımda bir fotoğraf makinesi taşıyordum. Bir yılı aşkın bir süredir yanımda küçük bir fotoğraf makinesi taşıyorum. Bunu yapmaktaki amacım fotoğraf çekme olasılığının algımı genişleterek şehrin keşmekeşine es verebilmeme, çevremde olup bitene zaman ayırabilememe yardımcı olması.
Fakat İstanbul’da beklenmedik bir şey oldu ve pek fotoğraf çekemedim. Çekmek istemedim. Sanki İstanbul’un çamurlu sokaklarına, kırık kaldırımlarına, yıkılmaya yüz tutmuş binalarına, hiç bir çizgisi düz olmayan hatlarına—fotoğrafını çekip yanımda götürmek bir yana—bakmak bile istemedim.
Sonuç olarak İstanbul ziyaretim pek bir karmaşık duygularla geçti. Arkadaşlarla olan muhabbetler İstanbul’dan sonra neler yaptığımı kendi kendime özetlememe yardımcı olurken gezdiğim sokaklar da bir o kadar gitmeden önceki hayatımın şimdiki ile tezatlığını ortaya koydu.
Beyoğlu, Çukurcuma, Cihangir, Asmalı Mescit, Nişantaşı ve Beşiktaş’ta gezdik. Buralar İstanbul’da 20 yıl boyunca yaşadığım, vakit geçirdiğim yerler.
Nişantaşı dışında her yer dökülüyor, çürüyor ve atıl durumda. Her şey üst üste, sıkış bıkış, kırık dökük, derme çatma. Sokaklar sanki hasta bir vücudun tıkanmış damarları gibi.
Daha önce oturduğum veya çalıştığım en az 7-8 mahalleden geçtim. Çok uzak geldi oralarda yaşadığım günleri anımsamak. Beğendiğim sokaklar ve evler ne kadar dar, küçük ve bakımsız. Sanki hayalimdeki halleri daha gerçek de buralar oraların artık kullanılmayan film setleri gibi.
Buraları hızlı geçtim. Pek durmadım, bakmadım. Çeksem mi diye düşündüm, çekmedim.
Şimdi Sait Faik’i okuyorum. O da İstanbul’u anlatıyor. O da şehrin birbiri üzerine yığılmış kat kat evlerini, yağmurlu havalarda daha bir pis oluşunu, kötü havasını, kalabalığını, hayat mücadelesini anlatıyor. Ama bunu bundan rahatsız olduğu için değil, bir yazar olduğu, yazarak varolduğu için yapıyor.
Bir hikayesinde anlattığı karakter için şunları yazmış—ki ben burada kendisini anlattığına inanmak istiyorum:
O, dünyaya hayretle bakmaya doğmuştur. Hiçbir şey anlamadan şaşırmaya doğmuştur. Başını alıp yollarda dolaşmaya, insanlar neler yapıyor diye görmeye, görmemeye gelmiştir. Bir köprüde durup suyun rengine bakmak, bir kızın bacaklarını seyretmek: Bunu kimler öpebilir? Şu saçı nasıl okşarlar? Okşayan ne mübarek, ne iyi, ne harikulade birisidir kim bilir?
Thames & Hudson Daido Moriyama’nın fotoğraflarının derlendiği yeni bir kitap yayımlamış. Moriyama’nın siyah beyaz, yüksek kontrastlı, bulanık ve bol grenli fotoğraflarına bakarken Moriyama’nın Tokyo’sunun Sait Faik’in İstanbul’una benzediği kanısına vardım.
Gitmeden önce Sait Faik’i okusaydım, Moriyama’ya baksaydım acaba bu keşmekeşi, çürümeyi, düzensizliği farketmekten keyif alır mıydım?